BLOG

Kürt Sorununda Bir Çözüm Önerisi

20.04.2016 Murat Somer, Emre Kongar,

Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri, Ortadoğu’daki savaşla iç içe geçmiş olan Kürt sorunudur. 
Ne yazık ki, Türkiye’nin siyasal ve akademik ortamı, bu konuda bilimsel ve soğukkanlı araştırmaların yapılmasına pek izin vermiyor. Elimizde bulunan az sayıdaki akademik çalışmaların başında Murat Somer’in kitabı geliyor. Geçenlerde yine Kürt sorununa değinmiş ve Somer’in son olaylar karşısındaki düşüncelerini merak ettiğimi belirtmiştim. Sayın Somer bu konudaki önerilerini bir mektup olarak iletti. 

Bugün ve yarın bu mektubu yayımlayacağım. Daha sonra, küfür ve hakaret içermemek, yasalara aykırı olmamak ve anlamlı olmak kaydıyla, okurlardan gelecek kısa yorumların bazılarına da yer vermeyi düşünüyorum.

***

“Kürt sorununun çözümüyle ülkenin ve rejimin geleceği -bu sorunun doğduğu Cumhuriyetin ilk yıllarından beri- hiç bu kadar iç içe geçmemişti. İç siyasetteki gelişmeler ve dış koşullardaki değişimlerin etkisiyle ve hem iktidarın hem de PKK’nin ve Kürt siyasetçilerinin yaptıkları seçimler sonucunda, Kürt sorununda yeniden askeri politikalar, şiddet ve çözümsüzlük sarmalına dönülmüş durumda. Bugüne kadar yaşananın çok üstünde bir duygusal ve siyasi kopuş yaşanabilir. 

Tüm bunlar rejimin hızla otoriterleşmesinin hem neticesi hem de dayanağı olarak gerçekleşiyor. Durumdan rahatsız ve daha farklı bir gelecek arzulayan çoğunluk ise kendi içinde, başta Kürt meselesi konusunda olmak üzere bölünmüş durumda. Kendini nasıl ifade edeceğini bilmiyor. Siyasal muhalefet Meclis’te çoğunluğa sahip değil.

Peki, çözüm var mı ve nerede? Geçen yılın mart ayında yayımlanan ve bugünlerde yeni bir önsözle ikinci baskısı piyasaya çıkacak olan Milada Dönüş: Ulus-Devletten Devlet-Ulusa Türk ve Kürt Meselesinin Üç İkilemi kitabımda, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki koşullarla günümüzü karşılaştırmış ve başka sorular yanında bu soruya yanıt aramıştım. Emre Kongar Hoca eksik olmasın kitaba köşesinde birçok kez geniş yer verdi, değerli yorumlarda bulundu ve son yazısında da önemli bir soru sordu (izniyle farklı şekilde formüle edersem): 

Acaba çözüm emeğe saygı, sosyal devlet ve laik demokrasi ideallerini paylaşan Türk ve Kürt aktörlerin ittifakında olabilir mi? 

Milada Dönüş’te uzun uzadıya tartıştığım üzere, gerek rejimin geleceği gerekse de Kürt sorunu konusunda çözümün siyasette yaratılacak yeni ittifaklarda yattığını düşünüyorum. Bugün büyük ölçüde CHP’nin ve HDP’nin temsil ettiği Türk ve Kürt sol siyasetleri arasında gerçekleşmesi acil ve elzem işbirliği bunun en önemli parçalarından biri. Ama daha geniş tabanlı ve çok parçalı ittifakların da gerekli olduğunu düşünüyorum. Bunu biraz açayım. 

2015’teki ikiz seçimlerden beri (bazılarına göre 2014’ten beri) Türkiye, siyaset biliminin ve uluslararası kuruluşların belirlediği minimum kriterler açısından artık(aksak da olsa) çoğulcu demokrasiyle yönetilen bir ülke tanımına uymuyor. Yönetim biçimi artık aksak demokrasiden çok, (devletle iktidar partisi arasındaki yaşamsal çizgilerin çok inceldiği) seçimsel otoriter, rekabetçi otoriter gibi sıfatlarla tanımlanan bir rejime uyuyor veya hâlâ bir geçiş sürecinde. Bu sistemde muhalefet partilerinin normal çok partili demokrasilerdeki stratejilerle başarılı olması çok zor. 

Bu gidişatın değişmesi ve temelinde demokrasi eksikliğinin (bir tanımla toplumsal sorunların o sorunun muhatabı kesimlerin katıldığı süreçlerle karşılıklı saygı içinde çözülememesi) yattığı Kürt sorunun da çözümü ancak yeni ittifakların kurulmasıyla olabilir.

Koalisyon veya parti birleşmesi gibi klasik ittifakları veya her konuda anlaşmayı kastetmiyorum. Aralarındaki güvensizlikleri zamanla ortadan kaldıracak ve demokratik kurallar rejimini yeniden kurmaya yönelik sorun-bazlı ittifaklardan bahsediyorum. Bu ittifaklar ve halka yansıyacak somut sonuçları, zamanla seçimlerde asgari derecede adaletli yarışma koşullarının ortaya çıkmasına ve seçimleri kazanacak çoğunluğu kazanmalarına da yol açabilir.”

“Potansiyel ama kullanılmayan ittifakların en başında Türk ve Kürt, sol aktörlerin ittifakı geliyor. Örneğin kadınların eşitliği, özgürlükleri ve güvenliği meselesini ele alalım. Kadınlar özgür olmadıkça erkeklerin de olamayacağı, en az Kürtler eşit olmadıkça Türklerin de olamayacağı kadar geçerli. Kadın-erkek eşitliği meselesine CHP’nin ve HDP’nin bakış açısı diğer partilerden çok daha yakın. 

Demokrasi, ekonomi, çevre, çocuk hakları gibi konularda da benzer şeyler söylenebilir. Sosyal adalet ve eşitliği temel değerler olarak benimseyen sol aktörlerin, “eşit vatandaşlık talebinin” en ön sırada olduğu Kürt sorununun çözümünde beraber ve yol açıcı konumda olması beklenir ama öyle değil. İskoçya meselesinde İskoç ve İngiliz işçi partileri böyle bir rol oynamışlardı ama bizde olmuyor. 

Bu ittifakın yürüyebilmesi için iki şeyin gerçekleşmesi zorunlu.

Birincisi, her iki parti de kendini şiddet kullanma gücüne sahip aktörlerin vesayetinden kurtarmalı. HDP, hükümetin ve PKK’nın kıskacında 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yapamadığını yaparak PKK’dan bağımsızlaşmalı. Ama CHP de buna yardımcı olmalı ve kendisi de bir türlü tam cesaret edemediği “sivilleşmesini” tamamlamalı. Yani devlet kurumlarına değil sadece bir halk hareketine dayanma potansiyelini kullanmalı. Her alanda halkın çıkarlarını devletten önde tutma anlayışını egemen kılmalı. “Gezi ruhunun” kullanılamayan potansiyeli ve barış isteyen Kürt seçmeni ve hareketleri bu konuda CHP için büyük fırsat. 

İkinci önemli koşul ise özellikle CHP’nin ve seçmenlerinin Milada Dönüş’te tartıştığım üç temel konudan ikisinde, yani dış Kürtlerle ilişkiler ve ortak kimlik ve Türk kimliği meselelerinde çözüme yönelik yeni perspektif ve politikalar benimsemeleri. 

Milli Mücadeleye liderlik eden ve cumhuriyeti kuran CHP’nin seçmenleri elbette cumhuriyetin ideallerini ve ulusal bütünlüğü ve kimliği korumak konusunda duyarlı kalacaklardır. Ama geçmiş dönemlerin koşullarında farklı araçlarla korunmaya çalışılan bu amaçları günümüzün şartlarında en iyi koruyacak yeni politikalar yani araçlar benimsenebilir. Sosyal adalet ve (kâğıt üzerinde kalmayan gerçek) eşitlik gibi diğer temel değerlerle daha uyumlu yaklaşımlar benimsenebilir. Milli Mücadele’nin de ruhunu yansıtan devlet-ulus, “üst-kimlik” yerine “ortak kimlik” ve yumuşak güce dayalı “esnek entegrasyon” gibi kitapta tartıştığım ama burada yer olmadığı için açamadığım kavramlar bu yönde yararlı olabilir. 

Ancak bu ittifakın daha geniş ve çok parçalı bir ittifakın parçası olması elzem.

Kitapta tartıştığım diğer ana ikilem olan “elit işbirliği ikilemi” ancak bu şekilde ortadan kalkabilir. Bu ittifak da dindar ve laik kesim içindeki “ılımlı” yani birbirini yok saymayan ve sosyal mühendisliği değil özgürlükçü demokrasi temelinde bir arada yaşamı tercih eden aktörler arasında olmalı. 

Bu ittifakın da iki temeli olacaktır: 

Birincisi özgürlükçü laiklik, yani yaşam tarzını değil düşünce ve vicdan özgürlüğünü, seçim ve var olma hakkını, hem laik hem dinî özgürlükleri aynı mesafede koruyan bir laiklik anlayışı. 

İkincisiyse içinde bulunduğumuz demokrasi krizi bağlamında anayasalcılık: Daha iyi ve demokratik bir anayasa istese de öncelikle mevcut anayasanın ruhuna (parlamenter laik demokrasi) bağlı olmak ve/veya meşru yoldan yeni bir anayasa yapılana dek kuralsız güce dayalı bir sistem yerine kurallı anayasal rejimi savunmak. Yeni bir anayasa yapılması için öncelikle toplumsal aktörlerin eşit koşullarda konuşabildiği, mevcut ve hâlen meşru kuralların uygulandığı koşulların tesis edilmesini savunmak. 

Mevcut siyasal kırılma çizgilerini aşarak, sosyal adalet, gerçek eşitlik ve özgürlükçü demokrasiyi tesis etmek temelinde kurulacak ittifaklara gereksinim var. Zaman alabilir ve zor, ama mümkün.”

***

Alışık olunmayan, uzun vadeli, temel toplumsal ve siyasal uzlaşmalara dayalı, ilginç bir strateji öneriyor Somer. 

Tartışılmaya değer. 

 

Kaynak: Cumhuriyet