BLOG

Roma AŞ: İki Kardeşin Temelini Attığı Dürüst mü Dürüst Bir Aile Şirketi

05.12.2016 Stanley Bing

Her şirketin kuruluşunda bir efsane vardır. Küçük şirketler bile haklarında çok şey bilinmeyen atalarıyla ilgili hikâyeler üretir. Hayatının başında meteliğe kurşun atan Morty Amca’nın şimdiki haline bakın! Providence’tan Trenton’a kadar doğu sahili boyunca uzanan bir perakende mağaza zinciri! Elindeki birkaç kuruşla ve küçük bir ham­burger tezgâhıyla Ray Kroc, ortaçağ California’sında soğan doğrayıp köfte çevirerek ve bu şekilde milyarlarca, hatta günün birinde trilyon­larca insana hizmet veren binlerce mola yerinin her biriyle övüneceği bir dev yarattı. Genç Bill Gates ve Nolan Bushnell, ileri teknolojiden ziyade kötü rock and roll üretmeye elverişli olan, varoşlardaki tuhaf bir garajda iğrenç sivilceleriyle oynarken kişisel bilgisayarın hayalini kuruyorlardı. Babasının puro işinde sıkıntıdan patlayan Bill Paley, yeni bir mecra olan radyonun, hareket halinde olmaya uygun bir ürün olduğuna karar verdi, içinden ürünün geçtiği bir iletişim hattına sahip olup olamayacağını kendi kendine sordu ve bu istasyonları birbirine bağlayınca ne olacağını merak edip bir radyo ağı yarattı.Bu hikâyeler, yatırım ve ticaretin iç dinamiklerini harekete geçirir ve şirketleri kendilerine ait birleştirici bir anlayışa sahip olmaya götürür. Vazgeçilmez ve önemli oldukları hissi, onlara en azından daha ucuza çalışacak eleman alma yeteneği kazandırır.

Roma’nın kuruluş destanı, kuş uçmaz kervan geçmez bir tepede yaşayan birkaç derbeder çobanla başlar. Zaten o zamanlar kuş uçmaz kervan geçmez olmayan yer yoktu. Bu küçük, gürültücü grup, sürüle­rini otlatıyor ve vahşi doğada dolaşan kurt sürülerine karşı kendilerini savunuyorlardı.

Daha sonra Roma’ya dönüşecek olan geleceğin aile şirketinin ilk atası bu düşmanca ortama gözünü açtı. Adı Aineias’tı ve Homeros’ta anlatılan, Troya’nın o meşhur düşmanca ele geçirilişinden sonra yerleşecek yeni bir yer arıyordu. Oğlu yol kenarında Alba Longa adında küçük bir kent kurdu ve bu kent, kardeş olan iyi kralla kötü kral arasında hâkimiyet mücadelelerine sahne olacak kadar büyüdü.

Bugün de büyük-küçük tüm kurumlarda sıklıkla olduğu gibi, kötü kral ne yapıp edip Alba Longa’da iktidara geldi. Kötü CEO öylesine büyük bir tehlikeydi ki kardeşi hayatından endişe etti, başka yerlerdeki önemli işler için sayısız yolculuğa çıkarak neredeyse sırra kadem bastı ve böylece işten atılması da zorlaştı.

Alba Longa’nın kötü başkanı o kadar kötüydü ki iyi kralın kızını Vesta Rahibesi olmaya zorladı. Vesta Rahibeleri önemli dini şahsi­yetlerdi, ancak bu işi sürekli yapabilmeleri için temel koşul ömürleri boyunca her türlü cinsel ilişkiden kaçınmalarıydı. Bu, büyük ihtimalle onlar için olduğu kadar dinlerin evliliği yasakladığı diğer kurumsal kültürler için de geçerliydi.

Vesta Rahibesi, iyi başkanın kızı, tabii ki ibretlik bir örnekti – ta ki iyi ya da kötü talihiyle savaş tanrısı Mars’ın ilgisini çekinceye kadar. Roma tanrıları güçlü varlıklardı ve böyle oldukları için de diğer birçok tanrıya göre daha çekiciydiler. Ve elbette genel merkezden mükemmel bir yetkilinin ortaya çıkıp yerel bir kasabaya gelerek, alt kadrodan gözü yaşlı bir personeli bambaşka bir halde bıraktığı ilk vaka değildi bu. Rahibeden hoşlanan tanrı hiç vakit kaybetmedi ve Tacitus’a göre ona uykusunda sahip oldu. Böylece anneleri bakire, babaları bir tanrı olan ikizler dünyaya geldi. Adları Romus ve Romulus’tu.

Vesta Rahibesi (artık eski Vesta Rahibesi demek gerekiyor sanırım), yeni şirketin müstakbel sahiplerinin mağrur annesiydi. Ancak onla­rın varlığı, çok kötü olan mevcut CEO tarafından takdir edilmedi. Varlıklarından haberdar olunca anneleriyle birlikte çocukları da Tiber Irmağı’na attı. Irmak, kutsal rahibeler için ve tanrısal varlıkların ço­cukları için bile feci soğuk ve zorluydu.

Rahibenin güzelliği ırmak tanrısı tarafından fark edilince rahibe mucizevi bir şekilde hayatta kaldı. Tanrı, kadınla evlenerek onun na­musunu kurtardı. İkizler ise ırmağın kıyısında karaya fırlatıldı. Tam burada bir kurt sürüsü yaşıyordu ve bir anne kurt bebekleri emzirmek için hazır bulunuyordu. Büyüyüp serpilen çocuklar, kötü kralın çobanı tarafından evlat edinilecek kadar hayatta kalmayı başardı. Çoban onları tam da kralın korktuğu şekilde yetiştirdi – kendisinin kaçınılmaz sonu ve etrafındaki yeni nesil üst düzey yöneticiler olarak.

Böylece büyüyüp yetişkinliğe adım atan yakışıklı, iyi kalpli ve yete­nekli gençler Gabii’de okula gittiler ve çobanın ya da domuz çobanının (kime inandığınıza bağlı) oğulları olarak bilindikleri Alba sarayında vakit geçirdiler. Kötü kralın hizmetkârlarının sinirine dokunuyor, ancak kralın dikkatini hiç çekmiyorlardı.

Günün birinde domuzların çalınmasıyla ya da o zamanlar idamla cezalandırılan başka bir suçla ilgili bir kavga çıktı ve Romus durumu kontrol altına almak üzere bir grup genci topladı. Yerel merciler top­lanan bu kalabalığı yanlış yorumlayarak onları CEO’yu öldürmeye niyetlenmiş yevmiyeli bir işçi grubu sandı. Romus en tepedeki adamın huzuruna çıkarıldı. Adam ilk anda Romus’a ne yapacağını bilemedi.

Tuhaf bir güzelliği olan genç adamda özel bir şeyler olduğunu fark eden kötü başkan, o zamanlar bile eski olan delege etme sanatını kullanarak konuyu emri altındakilere havale etti, ancak onlar da ne yapacaklarını bilemez haldelerdi. Bu arada, ezeli ve ebedi başkan, o sırada yarı emekli bir Jobs olarak kırlarda dolaşan iyi kalpli büyükbaba ortaya çıkıp Romulus’u kardeşine yardım etmesi için yüreklendirdi. Romulus yardıma gitti ve göz açıp kapayıncaya kadar Romus serbest kaldı, kötü adam öldü ve Alba Longa bir kez daha gerçek başkanının, büyükbabanın eline geçti. Böylece ilk kurumsal el değiştirme tamam­lanmış oldu.

Bu hikâyedeki kötü başkanın paranoyasının sağlam temellere dayandığına dikkat edin lütfen. Paranoya hemen her zaman sağlam temellere dayanır, özellikle de üst düzey yöneticilere sunulan tek tazminat seçeneğinin, başlarının vücutlarından ayrılması olduğu kurumsal kültürlerde.

Doğuştan sahip oldukları hakkı öğrenip işe el koyan ve büyükba­balarına tahtı geri veren Romulus ve Romus kendi başlarına kalıp iki nedenden dolayı farklı bir yola koyuldular. Birincisi, kendi toprakla­rında her şey yoluna girmişti ve orada hükümdar olmalarının tek yolu büyükbabalarını öldürmekti. İyice düşünüp taşınan ve bunu reddeden kardeşlerin başka bir sorunu vardı: Askerler, köleler, kadınlar, çocuklar, kâhinler, domuz çobanları ve ipsiz sapsız bir sürü insandan oluşan, başıboş ve olacaklara hazırlıklı büyük bir kalabalık, son yıllarda yürüt­tükleri kurumsal savaşlar boyunca onlara bağlanmıştı. Kullanılmadığı takdirde tehlikeli bir sorumluluğa dönüşebilecek bu büyük kaynakla ilgili ne yapılabilirdi? Özellikle erkekler çeşitli amaçlarla yerli kadınları alıkoymaya başladığında, Plutarkhos’un belirttiği gibi “zorla alıkoyduk­larına karşı sıra dışı bir saygı gösterip hürmet etseler” bile, Alba Longa halkı bu güruhtan hiç kimseyi kesinlikle istemez oldu.

Kurucuları, girişimin büyümesi ve başarılı olması için merkezi bir önemi olan politikayı bu noktada, şirketin bu ilk günlerinde benimsedi. Bölgedeki bütün kaçaklara, seyahat eden askerlere, borçlulara, dilenci­lere ya da yersiz yurtsuzlara kapılarını açtılar, ibadetleri için bir tapınak sağladılar, hepsini korudular ve hiçbirini geri çevirmediler, ne köleleri sahiplerine ne katilleri polise teslim ettiler. Ve her birine değerli bir ödül teklif ettiler: Bu yeni oluşumda vatandaşlık ya da –iş dünyasının diliyle– en düşük yevmiyeli çalışan ya da danışmana bile kadrolu iş. Hakiki sadakat böyle temeller üzerinde kurulur.

Fethedilene vatandaşlık vermeye ve aynı şekilde gönüllü askerliğe yönelik olan bu politika, şirket tarafından alınan küçük şirketlerin her birini, çoğu zaman daha küçük, daha zayıf ve daha kötü giyimli hedef şirketteki üst düzey yöneticiler de dâhil olmak üzere, bir ölçüde hoşnut etti.

Çok geçmeden, Palatium Tepesi üzerinde bir gecede biten mantarlar gibi binin üzerinde ev belirdi. Kardeşler de bu işgücünü korumak ve bir arada tutmak için yerleşim merkezlerini canla başla inşa etmeye koyuldular.

Şirket için bir merkez ofise duyulan ihtiyaç R kardeşler –o andan itibaren kurucular– tarafından fark edildi ve sonunda yeni şirketi, ne yöne gittiklerini bilmeyen, kendilerini sanata, felsefeye kaptırıp her şeyi eskisi gibi sürdürmeye devam eden, Atina, Sparta ve başka yerlerde

ofisleri bulunan, o bölgenin eski büyük tüzel kişiliklerinden çok daha birleşik ve güçlü hale getirdi.

Kısa süre içinde duvarları nereden başlatacakları üzerine bir tartışma çıktı. Kardeşler bir anda birbirlerinden rahatsızlık duymaya başladılar. Genişleme, büyüme ve ortak başarıya eşlik eden tatlı sorunlara karşı aşırı bir tepki olarak görülebilir bu. Tam tersine. O gün de şimdi olduğu gibi ofis alanının boyutu, şekli ve düzenlemesi pek çok kanlı çekişmeye neden oluyordu.

Böylece Romulus genel merkezi bir yere kurmak istedi, Romus ise başka bir yere. Romulus bunu belli bir şekilde yapmak istedi, Romus da –tabii ki– başka bir şekilde. Öfkeden deliye dönen Romulus, “Ben de yoluma böyle devam ederim. Romus’la bu konu üzerine konuşmak için bir toplantı daha yaparsam kardeşim demeyip o lanet olasıcayı öldüreceğim,” diye düşündü.

Romulus projeye girişti, her iyi kuruluşun ihtiyacı olan ilk şeyi –güvenliği, yani duvarları– halletmek üzere kolları sıvadı. İş başladı. Heyecan doruktaydı. “Tanrım,” diye düşündü Romulus kendi kendine, “tek başına çalışmak ne güzel! O itici, dik kafalı ve her şeye muhalefet eden kardeşim sürekli kuyruğumda olmayınca ne kadar rahatım!” Romulus hem bu gelişmeden zevk alıyor hem de derin düşüncelere dalıyordu ve düşündükçe öfkesi daha da artıyordu. Burada gücünü ve adını o herifle paylaşıyordu, oysa o oturduğu yerden Romulus’un aklına gelen her fikrin altında bir bityeniği aramaktan başka bir şey yapmıyor­du. Peki, kendisinin herhangi bir fikri var mıydı? Bir tane bile yoktu.

Romulus’un şehri Roma çok büyük olacaktı, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük şehri. Bir vizyonu, bir alınyazısı olacaktı. Üşütük kardeşinin kuracağı uyduruk yer gibi bir çöplük olmayacaktı. Çakma şehrine hangi adı verecekti acaba? Reme mi?

Romulus’un gözünün karardığı ve şirketi kardeşinin elinden aldığı o vahim günle ilgili farklı hikâyeler anlatılır. Kimileri Romus’un şehrin yeni duvarlarının boyutuyla ilgili huzursuzluk çıkardığına, fazla alçak olduğunu söylediğine inanır. Bazı söylentilere göre ise duvarlar çok zayıf olduğundan Romus üstünden kolayca atlayarak dalga geçmiştir. Büyüklük ve boyla ilgili şakalar, sıkı bir rekabet içindeki erkekler arasında asla iyi sonuçlara yol açmaz. Genel kabullere göre Romus kardeşiyle dalga geçmiş, bu duruma daha fazla dayanamayan Romulus da onu baş aşağı yere devirmiş. Belki de niyeti onu öldürmek değildi. Bu düşünce Roma tarihinin geri kalanıyla çelişiyor olsa bile hadi biz de öyle düşünelim.

Şiddet içerikli bir sapkınlık değildi bu. Yapım işleri devam edebil­sin diye kardeşini öldürmekle Romulus gerçek bir yönetici kişiliğin tüm özelliklerini sergiliyor ve aynı zamanda bir kurumsal kültür tesis ediyordu.

 

Yönetici Kişilik

Zeki, stratejik, dinamik

Pek çok diğer harika karakter özellikleri ve…

Sağı solu belli olmayan nevrotik gurur

Sarsıcı, kontrol edilemeyen öfkeye yenik düşme

Dürtü kontrolsüzlüğü

Etik fakat ahlak dışı

Cüretkâr, kararlı, yaratıcı

Kendiyle ilgili yok denecek kadar az mizah anlayışı

 

Bu hızlı hamleyle Romulus, Roma haline geldi. Tıpkı Edison’ın, Ford’un ve Jobs’ın kurdukları şirketlere kalıcı bir marka vermeleri gibi o da bundan böyle halkın ne giyeceğinden neyi, nasıl yiyeceğine, hangi saatte uyuyacağından gururlu, üzgün ya da kızgın oldukların­da nasıl konuşacağına, yolda neler yapacağına kadar her ayrıntısıyla gelecek bin yılda Roma’nın nasıl yaşayacağını belirledi. Dediğim dedikti. Son derece tehlikeliydi. Bir şeyler yaratmayı da seviyordu, bir şeyleri öldürmeyi de. Kendi içinde yaratma ve yok etmenin ikili gücünü dengeliyor, bunu zamanının tüm diğer adamlarından daha iyi yapıyordu. İşlerin halledilmesi için ne gerekiyorsa yapma konusunda vahşi bir iştahın yanı sıra bütün bunlar da Roma’nın ayakta kalmasını sağlayan niteliklerdi.

Artık dünyaya sattıkları şey Roma fikriydi. Kıyamet gününde, bu görev bilinci yok olduğunda kaç tane askeri birliğiniz olduğunun hiçbir önemi kalmazdı, kaybetmeye mahkûm olurdunuz. İşin başında Romulus şirkete sadece bir kurucunun sağlayabileceği, esaslı bir şey hediye etmişti: Kurum kavramı.

Yüreklerinde ve zihinlerinde bu olduktan sonra zaten durdurula­mazlardı.